Mimarlığın Öteki Yüzü

Tam ‘İstanbul’un Barok Yüzü’ diye başlık atmış, zaten çok geç kalmış olan yazımı yazmak üzere bilgisayarımın başına oturmuştum ki, Facebook’taki şu link, bu video derken kendimi yeni yapılan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın resimleri arasında gezinirken buldum.

Laf lafı, konu konuyu açtı-evet kendi kendime konuşuyorum bazen- mimarlık dünyası ile ilgili, kendim de bir ferdi olarak bir takım tespitler yaptım. Sonra da bunları yazıp gelecek nesillerde bir nebze olsun farkındalığa ve aydınlanmaya…. Şaka şaka, sonra unutuyorum diye yazayım dedim.

Etrafıma bakıyorum da, hemen hemen her olgunun zıttıyla kaim olması gibi, her topluluğun muhafazakarlar ve sekülerler diye iki tarafı var. Bu ikilik bazı alanlarda birbirine geçmiş ve ilişkilerini sürdürmeyi başarmış durumda; komşuluk, ticari ilişkiler, öğrencilik… Bir diğer opsiyon, o topluluğun iki net tarafının olduğu durumlar; tıpkı bu dondurmanın diyet olanı var mı sorusuna cevap verir gibi sayalım; muhafazakar edebiyatçılar, muhafazakar sinemacılar, muhafazakar modacılar, muhafazakar iş adamları… Şimdi mimarlar ile deneyelim; muhafazakar mimarlar.. Yok. Bunun sebebi mimarlık dünyasının ah nasıl da homojen olması mı? Değil. Muhafazakarların mimar olanlarının bugüne dek herhangi bir kültürel iletişim oluşturmamış olmaları. Bunları yazarken, gelin ecdadımın mimarları, birleşelim çağrısı yapmıyorum şüphesiz. Hatta ben tüm bu modeller içinde en çok yarım limonun var mı diye birbirinin kapısını çalan, muhafazakarlığı sekülerliği kendine komşu modelini severim. Lakin anlamaya çalışıyorum, neden? Acaba tüm muhafazakar mimarlar müteahhit olmayı mı seçti? Eh, böyle bir genelleme yapmak mümkün değil. O halde ne? Benim hayatım boyunca karşılaştığım muhafazakar olmayan mimarların büyük çoğunluğu süper insanlardı. (İlk kavgada centilmenliği fırlatıp atanlar da yok değil, ama o kadarı kavganın fıtratında var diyip mazur görüyorum) Muhafazakar olanların da hep çok okuyup yazan bilge kısmına denk geldim. Şimdi eğri oturup doğru konuşacağım bir itiraf geliyor: mimarların övündükleri bir hal var; beğenmemek. (Tam bu noktada sevgili arkadaşım Marta’nın yıllar önce anlattığı fıkrayı nakletmek isterim. İki mimar konuşuyorlarmış, biri diğerinin bebeğini severek şöyle demiş: çok tatlı sahiden, ama ben olsam başka türlü yapardım.)

Aslında yazıyı yazarken yapmadığım bir tespiti satırlarım buraya geldiğinde kendiliğimden yaptığımı farketmekteyim: genel olarak tasarımcılar ‘beğenmeyen’ ve beğenmediklerini hayatlarına sokmak istemeyen insanlar. Mimarlar Odası’nın bence aşırı rijit yapısı-yıllar önce öyleydi, yıllardır da ben gitmedim, değişip hümanizme erdilerse kusura bakmasınlar- çok evrilmiş ve hiç dile getirilmemiş haliyle mimarlık dünyasının genelinde var. Yani o farklılıkları çok seven, çok bayılan, ama mümkünse sen o yanda yürü ben bu yanda yürüyeyim diyen bir yapı bu. Sadece zengin işveren ve meşhur mimar ilişkilerinde hepimiz kardeşiz, bu kavga ne diye, sorgulamasına mazhar olan bu ilişki tipini nasıl mı keşfettim? Bizim KAİHL’den mezun mimarlar ile oluşturulmuş bir whatsapp grubundakilere, kimler Arkimeet’e gidiyor diye sordum. Kimseden çıt çıkmadı. Tamam, 500 lira olması da önemli bir etken ama (bunu söylemeden edemezdim) genel kanı şu yönde: orası başka bir dünya.

Şimdi bu ‘başka bir dünya’ ne demek, gelin birlikte bunu irdeleyelim değerli okuyucularım. Şunlar demek, muhafazakar mimarın karşılık bulduğu bazı tanımlar var:
1. Selçuklu ve Osmanlı mimarisine düşkün.
2. Habire ağaç yıkıp yerine otopark yapmak istiyor. Ve söktüğü ağaçları da geri dikmiyor. (Çocukken, ıyy tuvaletten çıktıktan sonra ellerini yıkamıyomuş bu, discrimination’ını hatırlayalım. Hayır, ben yıkayıp ayrıştıran tarafta idim. Ayrımcı olmayı kabul edebilirim ama pis olmayı etmem.)
3. Giyinmeyi bilmiyor, tasarımdan anlamıyor.
4. Eski kafalı ve eski moda.

Şimdi kendisine haksızlık ettiğimi düşünen sekülerler olacaktır, biz sana öyle mi dedik, böyle mi davrandık insafsız, diyenler çıkacaktır, haklıdır, zira ben kendi çevremde şu yukarıda saydıklarımın hemen hemen hiçbirine rastlamadım. Ama bana karşı rastlamadım. Hissi kablel vuku değil de gözlem diyelim, mimarlar, muhafazakarları aralarına almıyor. Muhafazakarlar da boş durmuyor, modern olan her şeye karşı bir reflex geliştirmiş durumda. Az sonra barok dönemi yazarken Balyan ailesine değinecek ve Ermeni’nin yaptığı camide namaz kılınmaz diyenlere rastlayacağım. Yaptığı, yapacağı her yapıya İslam’ın mutlak iktidar olduğu dönemlerden kalma bir detay iliştirmezse projesinin kabul olmayacağını düşünenler de yok değil. Fakat büyük çoğunluk yukarıdaki tanıma dahil olmak istemiyor, bu tanıma dahil olmamak için muhafazakar gibi görünmemek de istemiyor. Bu yüzden zaten onu arasında nezaketen görmek isteyecek grubun yanına yanaşmıyor ve hem o gruba hem de tasarım anlayışlarına karşı mesafeli duruyor. Tasarım çevrelerinde, bienallerde, festivallerde, panellerde, muhafazakarlar yok. Çünkü onlar da bu etkinlikleri İslami olmayan etkinlikler diye kodlamış. Hadi çocuklar kaynaşın diyen bir anne de yok başımızda. Tüm bunların yanısıra üreten, okuyan, yazan, tasarlayan ve ne birine ne öbürüne ait hissedemediği için kendini arafta bir taşa oturmuş olanı biteni izlemeye adamış mimarlar da var (yazarın gözünden bu noktada iri bir damla yaş süzülerek…)

Şimdi başa dönersek, neden mimarlar birbirinden bu kadar ayrı dünyaları tasarlıyor? Birbirlerini ilginç bulmuyor? Halbuki tasarım, bir zincir gibi, birbirinin üzerine eklemlenerek yürüyen birşey bence, her ürünün çıkış noktası hangi disipline ait olursa olsun başka bir ürün. Gelin kardeş olalım demeyi her durumda çok sıkıcı buluyorum ama biraz daha birbirini tanıması gerek bu çevrelerin diye de düşünmeden edemiyorum.

Sorunları istediğimiz kadar uzun listeler halinde sıralayayım, genellikle hep aynı yere varıyorum: iletişim şart.